Suriye'de yaşananlar seçmen tercihlerini ve çözüm sürecini nasıl etkiler? | Hatem Ete ile söyleşi

07.02.2026 medyascope.tv

7 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. PANORAMATR’nin Ocak 2026 kamuoyu araştırmasını PANORAMATR’nin direktörü Hatem Ete ile konuşuyoruz. Hatem, merhaba.
Hatem Ete: Merhaba.

Ruşen Çakır: Seninle her ay bu raporlar çıkar çıkmaz oturup konuşuyoruz ve bir fikri takip de yapıyoruz. Aralık 2025 raporunda ilginç birtakım bulgular vardı. Buna baktığım zaman ilk dikkatimi çeken husus, AK Parti ve MHP’nin oylarında bir artış olduğuydu. Artış deyince tabii böyle 5, 10 puan değil, ama artış var. Hatta AK Parti geçen aya oranla ve son birkaç ayda gördüğümüzün aksine, çok az bir farkla da olsa CHP’nin önüne geçmiş gözüküyor. Bunların önemli olduğunu düşünüyorum. Ne dersin?
Ete: Doğru. Biz 19 Mart’tan itibaren hep CHP’nin küçük farklarla AK Parti’nin önünde olduğunu ölçtük. Birincilik koltuğu CHP’ye aitti. Fakat Kasım ayından itibaren, CHP yarımşar puanlarla oy kaybetmeye başladı. Ekim-Ocak arasına baktığımız zaman, 4 aylık bir sürede CHP 2,5 ila 3 puan civarında oy kaybetmiş. Bunlar küçük ama istikrarlı oy kayıpları. Muhtemelen, 19 Mart yargı sürecine karşı direnme ve savunma üzerine kurulu o mobilizasyon, iddianamenin ortaya çıkmasıyla, CHP ile ilgili kurultay davasının sonuçlanmasıyla, CHP’nin seçmenini biraz mobilize edebileceği, konsolide edebileceği sıcak bir gündem ihtiyacı oluşmaya başladı diye okuyorum onu. Yani CHP’nin artık ikinci faza geçme ihtiyacı, artık ne önereceğine bakma ihtiyacı olarak görüyorum. Böyle kısmi bir düşüş var. Buna paralel olarak, aslında AK Parti’de istikrarlı bir yükseliş yok. Bazı aylar 1 puan yükse, bazı aylarda yarımşar puanlarla düşüyor, çıkıyor. Ama ikisi de benzer bantta bir hareketliğe sahipler. Yani 2,3 puanlık bir bant üzerinde bir hareketlilik içerisindeler. O anlamda, bu ay AK Parti öne geçmiş durumda CHP’ye göre. Dediğim gibi, hem CHP’nin kısmî düşüşünden kaynaklı, hem de AK Parti’nin bu aylık hareketliliklerinden kaynaklı.
Bir de, etraftaki bu güvenlik risklerinin artması da seçmenin kararsızlardan ayrılıp AK Parti’ye yönelmesine yardımcı oluyor, hizmet ediyor. Bu tür kriz dönemlerinde, bilinmezliğin, endişenin yükseldiği dönemlerde, seçmen, özellikle de kararsız seçmen genellikle iktidar partisinin etrafında bir öbeklenme ihtiyacı hissediyor. Muhtemelen İran ve Suriye’de, yani hem İran’la ilgili bu gerilimli beklenti ve ne olacağı duygusu hem de Suriye’de yaşananlar seçmenin kısmen iktidara yönelmesine yol açtı. Bunu, kararsız seçmen içerisinde AK Partili seçmen oranının azalması, CHP’li seçmen oranının da kısmen artmasıyla da görmek mümkün. Normalde kararsızlar içerisinde, eskiden CHP’ye oy vermiş seçmen oranı oldukça düşmüştü. Şimdi son iki üç ay içerisinde onların da yükseldiğini, biraz AK Parti’ye yaklaştığını görüyoruz. AK Parti’de de biraz düşüş var. Dolayısıyla, bu tür hem dışsal hem içsel bazı kritik siyasal gündemler oldukça, seçmen kısmî bir hareketlilik yaşıyor ve partilerin birbirlerine göre konumlanmalarında bazı ufak değişimler yaşanıyor.

Ruşen Çakır: Öteden beri hep dikkatimi çeken, her ne kadar AKP ve MHP’nin oyları bu araştırmanızda artmış gözükse de, kararsızlar dağıtıldıktan sonra dahi toplam oylarının 41,5 civarında gözükmesi, ki bu, çok az; iktidarda kalmak için yetmeyen bir oran. O çok net. Daha öncekilerde 40’ı zor bulan araştırmalar da görmüştük; şimdi oran 41,5. Artmış olsa bile bu normalde iktidar koalisyonunu iktidarda tutamayacak bir şey. Öyle değil mi?
Ete: Doğru.

Ruşen Çakır: Dolayısıyla, Erdoğan’ın kendisinin ya da başkasının aday olması hâlinde, bu hiç önemli değil, Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhakkak ittifaka ihtiyacı var. Öyle değil mi?
Ete: Çok doğru. Şimdi bunu sadece AK Parti ve MHP’nin oy toplamı üzerinden de okumamak lazım. Benzer şekilde, her ay Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın performansını ölçüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın performansı bazen 30’lara kadar düşebiliyor; Erdoğan’ın performansını beğenmeyenler de zaman zaman 55’lerin üstüne çıkabiliyor. Şimdi son aylarda yine Erdoğan’ın performansında da kısmî ama istikrarlı bir düzelme var. Bu son araştırmamızda Erdoğan’ın performansı, %40 düzeyinde. Seçimlere gidilmedik dönemlerde, yani seçimlere henüz zamanın olduğu dönemde, bir de uzun yıllardır Erdoğan’ın performansını ölçtüğümüz için, bu tarih aralığı içerisinden baktığımız zaman %40 Erdoğan için iyi bir oran. Normalde cumhurbaşkanlığı seçimlerini %51, 52 ile almış bir aktör için bu rakamlar düşük olabilir, ama iktidarın gündeme taşıdığı siyasal başlıklarda desteğinin düşüklüğü göz önünde bulundurulduğunda, ülkeyi yönetme performansı ile ilgili, ekonomi, adalet gibi başlıklarda, mesela bu ay sorduğumuz uyuşturucu meselesi veya bazen gündeme gelen başka meseleleri sorduğumuzda, onlarla ilgili iktidara yönelik memnuniyet %30’ların altında. Bununla kıyasladığınızda, yine AK Parti ve MHP’nin toplamının %40’ın altına düşmemiş olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın performansının 40’ın altına düşmemiş olması, iktidar adına pozitif bir gelişme, bir başarı olarak görülebilir. Fakat dediğin doğru. Seçimlere doğru gidildikçe, bu %40’la seçimler kazanılamayacak; orada bir ittifaka ihtiyaç olacak. Fakat cumhurbaşkanlığı seçimlerinde parti aidiyeti biraz dağılabiliyor. Rakip adayların kimliği ön plana çıkıyor, toplumun o adaylara yönelik memnuniyet algıları ön plana çıkıyor. Bir de, her iki blok da geniş bir ittifak şemsiyesiyle seçimlere giriyorlar. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemlerde, 2026’nın zaten büyük oranda ittifak haritasını değiştirmeye yönelik hamlelere sahne olabilecek bir şey olduğunu gözlemliyorum. Çözüm sürecinin seçimlerle ilişkili, iç politikaya dair en önemli gündemlerinden birisi de bu yine. Bu olur mu, olmaz mı?

Ruşen Çakır: Evet, DEM Parti’nin desteğini almak hem anayasa değişikliği, hem de seçimlerde kazanmak için önemli.
Ete: Doğru.

Ruşen Çakır: Çözüm süreci meselesine birazdan geliriz. Şunu sormak istiyorum: Şimdi üç parti var ve bu üç parti de İYİ Parti’den doğdu. Daha doğrusu, İYİ Parti var. İYİ Parti’den değişik zamanlarda ayrılan kişilerin kurduğu Zafer Partisi ve Anahtar Parti var.
Ete: Biraz daha geriye git Ruşen ağabey. MHP var, MHP’den doğan İYİ Parti var ve İYİ Parti’den doğan iki ayrı parti var.

Ruşen Çakır: Evet. Üç partinin sıralaması değişiyor. Geçen ay Anahtar Parti birinci sıradaydı, şimdi İYİ Parti çok az farkla önde; öyle görüyorum. Ama üçünün toplamı 11,7, ki İYİ Parti’nin ilk kuruluşunda aldığı oyların üzerinde bir oy var. Burada aslında bir şey oluşmuş durumda sanki. Üç ayrı parti, ama bir eğilim var ve muhtemelen önümüzdeki seçimlere bir ittifak hâlinde girme ihtimalleri olabilir. Belki cumhurbaşkanlığı seçimleri için de ortak bir adayda birleşmeleri söz konusu olabilir. Tabii bu partileri konuşurken MHP’yi de hep akılda tutmak gerekiyor. Ne dersin, bu İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti ve MHP olayına?
Ete: Bunlar, siyasal gelişmelere milliyetçi bir perspektifle bakan partiler ve üç aşağı, beş yukarı benzer kaygılara sahip toplumsal kesimin temsilciliğini üstlenme iddiasıyla siyaset yapıyorlar. Dolayısıyla, ben bunu iki şeyle ilişkilendiriyorum: Bir, AK Parti ile CHP arasındaki mücadele gündemdeki yerini kaybettikçe, toplumun gündeminde olan başka meseleler seçmen tercihlerini etkilemeye başlıyor. Burada da şu anda milliyetçi seçmenin tercihlerini etkileme potansiyeline sahip çok kritik bir başlık etrafında gelişmeler yaşanıyor. Hem Türkiye’de hem Suriye’de. Bu da doğrudan bu milliyetçi partilerde bir hareketliliğe yol açıyor. Dolayısıyla, gündem biraz milliyetçi seçmenin kulak kabarttığı, hassasiyetle takip ettiği bir gündem ve bu gündeme yönelik hangi siyasi parti nasıl bir tutum almış, bu gelişmeler nasıl ve ne yönde seyrediyor, bunu her ay doğrudan, bu siyasi partilerin oy oranlarında izleyebiliyoruz. Bu, her zaman böyle olmuyor. Bazen gündem siyasi partilerin tabanlarını ilgilendirmeyen bir gündem oluyor. Dolayısıyla, o partilerde bir hareketlilik yaşanmıyor.
Yanlış hatırlamıyorsam herhâlde Eylül ayından beri milliyetçi seçmende bir hareketlilik gözlemliyoruz. Aslında bunu ilk olarak temmuz ayındaki ölçümümüzde fark etmiştik, ama oradaki 1, 2 puanlık çok küçük bir hareketlilikti. O günden bu yana gün geçtikçe oranı artıyor; bu seçmen hareketliliği şimdi %5, 6’lara vardı. Bu hareketlilik, kısmen iktidardaki partilerden bu partilere geliyor, kısmen bu partilerin kendi içerisinde yaşanan bir gelişim var. Dolayısıyla bunun birinci dinamiği, bu silahsızlandırma süreciyle ilgili yaşanan gelişmeler; bu gelişmeler partilerin kendi içerisinde bir hareketlilik oluşturuyor. Orada da ortak bir toplumsal havuz olduğu için bu normal. Ama senin dediğin gibi, buradan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak bir aday etrafında birleşmeye varılabilir mi, ondan emin değilim. Bunu daha önce de seninle konuştuk; ben orada Anahtar Parti’nin kendisini İYİ Parti ve Zafer Partisi’nden biraz ayrıştırma ihtimalini görüyorum. Yani orada Anahtar Partiyi o üç partinin içine koymuyorum. Önümüzdeki dönemde orada bir ayrışma yaşanabilir. Çünkü Anahtar Parti büyük oranda iktidar seçmeninden oy alıyor. İYİ Parti ile Zafer Partisi’nin seçmeni, muhalefet blokunun seçmeni. Anahtar Parti’de de dörtte bir, üçte bir oranında kısmi bir muhalefet seçmeni var, ama büyük oranda iktidar seçmeninin yöneldiği bir siyasi parti. Anahtar Parti, seçmenin bu sosyolojisi dolayısıyla İYİ Parti ve Zafer Partisi ile ortak bir tutum almakta zorlanır diye tahmin ediyorum. Dolayısıyla, onu toplayıp, muhalefete bir toplam olarak yazmamak gerekir. Orada bir ayrışma yaşanır diye bekliyorum.

Ruşen Çakır: Bazı partiler artık anketlerde yer bulamıyor. Yeniden Refah Partisi bir şekilde var, ama son gösterdiği yerel seçim başarısının çok ötesinde. Zaten yerel seçimde kazanan belediye başkanlarının önemli bir kısmı AK Parti’ye geçti, değil mi? Şanlıurfa’daki de bağımsız oldu. Yeniden Refah Partisi’nin yıldızı uzun zamandır sönmüşe benziyor. Bu arada Saadet, Gelecek ve DEVA Partileri hiç gözükmüyor. Bu üç partinin ortak bir grupları var biliyorsun. Yeni Yol Grubu. Ama oradan da sürekli milletvekili istifaları duyuyoruz. Ne oluyor onlar? Sanki pek bir gelecek yok gibi.
Ete: Son zamanlarda bu üç siyasi parti arasında, bir ortak siyasi gündem belirleme, siyasi gündemlere ortak tutum takınma, hatta ortak bir siyasi parti etrafında toplanma, seçimlerde ittifak oluşturma gibi seçenekler içeren yoğun görüşmeler yaşanıyor, belki sen de takip ediyorsundur. Liderler birbirlerini ziyaret ediyorlar, ikili, üçlü görüşmeler gerçekleştiriliyor. Belli ki, onlar da seçimlere yaklaştıkça içinde bulundukları durumu değiştirmek için bir arayış içerisindeler. Bu, dertlerine ne kadar deva oluşturur, bilmiyorum. Böyle bir ittifak oluşturma ihtimali, ortak bir isim altında seçmene seslenme, seçimlere böyle gitme, kısmî bir heyecan, bir ortak dalga oluşturabilir. Ama bunun ne kadar yeterli olacağından emin değilim. Birincisi, bunun başarılıp başarılmayacağından emin değilim. İkincisi, bunu başardıklarında bile, bunun yeterli olup olmadığından emin değilim. Çünkü mesele sadece üç dört farklı parçanın bir araya gelmesi değil, aynı zamanda iktidar ve muhalefet tutumundan ayrışan, farklılaşan, nasıl bir siyasi tutum takınıldığı ile ilgili. Biz son zamanlarda bu siyasi partilerin kendilerini ayrıştıran bir siyasal söylem ve tutum takındıklarını gözlemlemedik. Bence asıl dinamik bu. Seçmen bu partilere baktığında, mevcut diğer partilerden ayrıştıracak bir şey görmüyor. Bu siyasi partilerle ilgili bir algıya sahip değil. Bu, temelde bir siyasi tutum takınma, bir siyasi söylem geliştirme, bir siyaset önerme meselesi. Ben de senin yaptığın gözleme katılıyorum. Bu gidişatlarını sürdürdüklerinde seçmenin gündemine girmiyorlar. Ama seçimlere yaklaştıkça, önce, belki bu siyasi partileri bir araya getirerek, sonra da yeni bir söylem tarzı arayışına girerek hâlâ bir imkânları olur. Seçimlere bir, iki yıla yakın bir süre var diyelim. Eğer 2027’nin sonbaharında bir erken seçim olacaksa, kampanyalar için 1,5 yıla yakın bir süre var. Geç kalmış değiller, ama durumları iyi değil. Sana katılıyorum o konuda.

Ruşen Çakır: Peki. Suriye’ye gelmeden önce şunu sormak istiyorum. Çözüm sürecine ya da PKK’nın silah bırakması sürecine yönelik destek, Haziran 2025’te %62’ymiş. Ocak 2026’da %52. Yani bayağı bir düşüş var. Yine de %50’nin üzerinde, ama 10 puanlık bir düşüş var. Bunun nedeni, sürecin çok uzaması, çok ciddi ilerlemeler olmaması mı?
Ete: Büyük ihtimalle dediğin gibi, sürecin uzaması, fakat uzamasının nedenleri. Orada da, iktidarın, sürecin niye hızlı gitmediğini açıklamaya yönelik argümanları, Özellikle PKK’nın silah bırakmasının bir ön şartı olacağına, Suriye’de işlerin iyi gitmediğine, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’nin güvenlik tehditlerini giderecek şekilde gelişmediği sürece, Türkiye’de de bu sürecin bir yere gitmeyeceğine yönelik iktidarın tutumunun burada etkili olduğunu düşünüyorum. Kamuoyu, bu sürecin bir yerde tıkandığını, ilerlemediğini gözlemliyor muhtemelen. Üstelik iktidarın söylemini satın alan birçok seçmen, Suriye’de gelişmeler ilerlemedikçe, PKK’nın silahsızlandırılma sürecinin tıkandığını gördükçe, buradan da bir sonuç çıkmayacağını düşünmeye başlamıştır muhtemelen. O nedenle de sürece destekte bir azalma oluştu. Dediğin gibi, bunun asıl ortalaması %55’ti; en yükseği %60’tı. En düşüğünü bu ay %51 diye ölçtük, ama ortalamada %55’lerde dolaşıyordu. Bu %3, 4 puanlık düşüşler ciddi düşüşler değil, ama ivmenin düşme eğiliminde olduğu açık. Ben, bu ay Suriye’de yaşanan gelişmelerin buna yönelik desteği biraz değiştireceğini düşünüyorum. Muhtemelen, önümüzdeki ayki sürece destek oranı tekrar eski oranlarda olabilir; yüzde 55’ler civarında bir desteğe yeniden çıkar diye düşünüyorum. Çünkü iktidarın süreci durdurmak için gerekçe gösterdiği koşullar sahada biraz değişti. Bu da, hem iktidarın sürece yönelik daha pozitif mesajlar vermesine yol açacaktır, hem de seçmenin, ‘Evet büyük bir pürüz giderildi. Süreç şimdi ilerleyebilir’ kanaatinin pekişmesine yol açacaktır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Süreç başladığında, ilk başlarda özellikle muhalefet cephesinde, ‘’Erdoğan’ın, hem anayasa değişikliği, hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde DEM Parti’nin desteğine ihtiyacı var’’ yönünde bir inanış vardı; onlara bir şeyler verip, karşılığında bunları almak istiyor gibi bir yaklaşım vardı. Önümdeki tabloda, DEM Parti, AKP ve MHP, toplamda %50’ye yakın bir oy edebiliyor. Tabii bunlar otomatik olarak olacak şeyler değil, ama yine de Suriye’de son yaşananlar, özellikle Kürt seçmende iktidar aleyhine çok ciddi kırılmalar yaşattı. Bunu konuşalım biraz. Özellikle Suriye’de ilk yaşananlar ve onun Türkiye’de pazarlanmasında, devleti yönetenlerde olmasa bile, iktidarın sözcülerinde ya da medyasında, Kürt aleyhtarı bir ton çok baskındı ve bu, zaten süreçte devlete güvenmeyen kişilerde çok ciddi bir kırılma yarattı diye görüyorum. Kürt seçmende, özellikle DEM Parti’ye yakın seçmende, iktidara karşı, devlete karşı çok ciddi bir hayâl kırıklığı ve güvensizliğin derinleşmesine neden oldu sanki. Ne dersin?
Ete: Çok doğru. Orada iç içe geçen birkaç şey oldu. İktidar Suriye’deki tezlerini çok ince ayara başvurmadan savundu. Jeopolitik kaygılar ve güvenlik kaygıları meşru görülebilir. Bu kaygılara dayalı bir siyasi çizgi izlemek, bir tutum benimsemek, devleti yöneten bir aktör olarak AK Parti kadrolarının da savunacağı ve kendi seçmenlerini ikna edecekleri bir tez olabilir. Ama bunu yaparken, bunun, Türkiye’deki Kürt seçmene nasıl bir etki yapacağını hesaba katmayan, dolayısıyla da sadece güvenlik ve jeopolitik kaygıların öne çıktığı siyasi kalibrasyonun yapılmadığı bir söylem gördük iktidar cenahında. Ben bunu, iktidarın, son 10 yıllık süreçte güvenlik kasını geliştirirken, siyaset kasını zayıflattığı ile doğrudan ilişkili görüyorum. Yani AK Parti, eski dönemlerde olduğu gibi böyle karmaşık dosyaları, farklı toplumsal kesimlerin kaygılarını gözetecek bir ustalıkla yönetme kapasitesinde bir zaaf yaşıyor. Bu, bunu gösterdi. AK Parti sadece güvenlik kaygısıyla Suriye’ye baktığında, burada daha mutedil bir dil kullanırken, SDG ile Şam yönetimi arasında SDG karşıtı, Şam yönetimi yanlısı bir tutum takınırken bile, siyasi söylem düzeyinde bunun muhtemel mahzurlarını giderecek bir temkinlilikle hareket etmediğinde, Türkiye’deki Kürtler nezdinde, Suriye’de yaşanan fatura doğrudan iktidara çıkarıldı. Ama aslında Suriye’de yaşananların tek müsebbibi iktidarın pozisyonu değildi. Orada birincil aktör, örgütün bu süreci yönetmekte yaşadığı sıkıntılardı.
Aralık 2024’te Suriye’de yaşanan rejim değişikliğinden sonra, özellikle 10 Mart Mutabakatı sonrasında yapılan onca görüşmede, örgütün, etrafında yaşanan jeopolitik değişimlerin kendi aleyhinde sonuçlandığını kabullenmeyişi, fark etmeyişiydi ve bu nedenle de kendisini zor bir duruma sokmasının ürettiği hayâl kırıklığı yaşandı. Diyelim ki örgüt Halep’ten 10 gün önce ya da 3 gün önce 10 Mart Mutabakatı’nı kabul etseydi veya 30 Ocak’ta imzalanan koşullar o gün yaşanmış olsaydı, Kürtlerde hiçbir hayâl kırıklığı oluşmayacaktı. Kürtlerde yaşanan hayâl kırıklığın en büyük nedeni, anlaşma masasında kabul edilecek unsurların yenilerek kabul edilme düzeyine gelinmiş olmasıydı aslında ve bunun da temel müsebbibi örgütün süreçleri doğru düzgün yürütmeyişi. O nedenle de en fazla iki kesim, Kürt kesimlerin, hışmına uğradı. Bunlardan birisi iktidar, diğeri de örgütün kendisi, ki bu da doğal bir şey. Bir süreç yaşandığında, en çok, hesap verme makamında gördüğün iki aktöre yönelirsin. Bunun bir tanesi Kürtler açısından DEM Parti ve örgüt, diğeri de AK Parti. Fakat burada AK Parti, evet, jeopolitik dinamikler itibariyle bir kazanım elde etti. Ben bunun sürece de katkısının olduğuna inanıyorum. Ama bu süreç için yola çıkarken öngördüğü siyasi hesaplara zarar veren bir şekilde sonuçlandı. Dolayısıyla AK Parti açısından önümüzdeki dönemin en büyük problemi, Kürtlerle arasında yaşanan bu kopukluğu yeniden gidermeye yönelik yeni bir söylem geliştirme ihtiyacı. Burada da CHP, AK Parti’den çok daha güçlü bir siyaset yürüttü. AK Parti, tam Kürtleri kendisinden uzaklaştıran siyasi söyleme angaje olmuşken, CHP araya girip, Kürtlerin gönlünü alan bir tutum izledi. Elbette CHP’nin bu tutumu doğru. AK Parti’nin bu tutumunun yansımaları olacak, ama önümüzde daha uzunca bir süre var. Bu yasal düzenlemelerden tutun, seçimlere kadar geçirilecek zamana kadar, her iki parti de Kürtlere yönelik söylemlerinde böyle kısmî şeyler yaşayacaklar diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Şu bahsi biraz daha derinleştirelim mi? Bir tarafta AK Parti’nin, bir tarafta örgütün, yani Kürt hareketinin yaşadığı sorunlar var ve Kürt hareketinin yaşadığı sorunlar bağlamında, Öcalan meselesi var. Şu anda sürecin Kürtler tarafındaki esas aktörü, Öcalan. Ama Öcalan konusunda çok ciddi kırılmalar da yaşandığını düşünüyorum. Hatta Öcalan’ın iktidarının sarsıldığını düşündüm ve böyle bir yayın https://medyascope.tv/2026/02/02/turkiye-nin-ocalan-a-ihtiyaci-var-rusen-cakir-yorumladi-video/ yaptım. Kürt hareketinden bazı insanlar kızdılar. Ama görüyorum ki, insanlar Suriye’de, özellikle ilk aşamada yaşanan çok büyük bir yenilgi duygusunun faturasının bir şekilde Öcalan’a da kesilmesi gerektiğini düşündüler, ki çok da haksız değiller. Şimdi Bahçeli’nin Öcalan’ı tekrar güçlendirme çabası dışında, ortada pek bir şey yok. Bu hâliyle nasıl yürüyecek bu süreç?
Ete: Süreç, Kürtlerle devlet arasındaki bir süreç değil zaten. Süreç, PKK ile devlet arasındaki bir süreç. Bir örgütün silahsızlandırılma süreci ile ilgili bir süreç ve bu örgütün yüzü Öcalan’a dönük olduğu müddetçe, Öcalan orada devlet açısından geçerli bir aktör. Ben bu anlamda örgütle Öcalan arasında Suriye’de yaşanan gelişmeler dolayısıyla bir kopukluk yaşandığını, yaşanacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla Bahçeli açısından, Öcalan’ın bu süreçteki rolü, etkili bir rol olmaya devam edecek ve Kürtlerle örgüt arasında yaşanan bu gerilimler, büyük oranda örgütün Öcalan’a dönmesiyle sonuçlanacak zaten. Örgüt, Kürtlerle arasındaki bu bağı güçlendirmenin yolu olarak, Öcalan’ın liderliğini pekiştirme ve Öcalan’ın liderliği üzerinden bu süreci yeniden rehabilite etme eğilimine dönecekti. Dolayısıyla bu, PKK’nın silahsızlandırılması süreci ile ilgili bir mesele olduğu için, bunun, Türkiye’de yürüyen sürece olumsuz bir durum oluşturduğu kanaatinde değilim.
Fakat, ‘’Suriye’de yaşananlar, Kürtlerle örgüt arasındaki ilişkiyi, Kürtlerin, Öcalan ve örgüte bakışını ne yönde etkiledi?’’ dersen, yüzde yüz katılırım sana. Orada ciddi bir hayâl kırıklığı yaşandı. O hayâl kırıklığını da çok endişe verici görmüyorum; çok hayırlı görüyorum. Bir örgüt, denetlenemez bir perde arkasında saklanarak önünde yaşanan bu kadar çalkantı varken, tamamen örgüt çıkarlarını önceleyen bir tutumla serbest bırakılamaz zaten. Orada Kürtlerin tutumunu çok sağlıklı görüyorum. Kürtler, belli meselelerde daha kolektif bir bilinçle, ama rasyonel bir perspektifle baktıklarında, hangi süreçte örgütün yaptığının ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu test edecek ve ona göre örgütle yeniden hizalanacaklar. Silahsızlandırılma sürecinden başarıyla geçmiş bir örgütün sivilleşme sürecine de çok katkı sunar bu durum. Sivilleşen bir örgüt, Kürtlerle ilişkisinde, muhtemel diğer birçok aktörden, bir aktöre dönüşecek zaten. O aktörlerle bir demokratik ilişki geliştirdiğinde, bir işi doğru yaptığında, Kürtlerin olumlu eğilimine muhatap olacak, olumsuz yaptığında karşı çıkacak. O anlamda ben, Suriye dolayısıyla Öcalan’la Kürtler, örgütle Kürtler arasında yaşanan ayrışmayı doğru görüyorum, doğru bir gözlem olduğunu düşünüyorum. Siyasal açıdan da hayırlı görüyorum bunu. O ilişkinin biraz daha rasyonelleşmesi, hesap sorulabilir bir düzeye gelmesi lazım. Birileri açısından hesap sorulmaz bir şeye dönüşmemesi lazım. Bunu hendek süreçlerinde de gördük. Ama bunun sürece yansımasının beklenildiği ölçüde olumsuz olacağını düşünmüyorum. Birincisi bu.
İkincisi, bu analizlerimizde de acele etmememiz lazım. Belli bir meseleye yönelik anlık tepkileri ölçüp, ‘’Kürtler örgütten kopuyor, örgütün Kürtler üzerindeki mobilizasyon gücü azaldı. Barzani çok daha fazla ön plana çıktı. Şurada artık sınırları aşan bir Kürt duygusu oluşuyor. Burada bir Kürt ulusal birliği kurulacak’’ gibi erken tespitleri de çok doğru görmüyorum. Sular durulacak. Durulduktan sonra herkes eski düzenine geri dönüp, o eski duygusuna ne olduğunu tamir etmeye çalışacak. Bunu hendek sürecinde de gördük. Hendeklerde, Kürtlerle örgüt arasındaki ilişki çok daha büyük oranda bozuldu. Ama önümüzdeki 10 yıllık süreçte bu ilişki yeniden toparlandı. Burada devletin de, iktidarın da nasıl bir tutum takınacağı, genel olarak bu sürecin akıbetinin ne olacağı, Suriye’de işlerin nasıl gideceği gibi birçok dinamik, bugün erkenden yaptığımız tespitlerin sağlamasını yapmaya daha vakit ayıracaktır diye düşünüyorum. Acele etmemek lazım yani.

Ruşen Çakır: Sonuç itibariyle, “Süreç, zaten Kürt sorununu çözme süreci değil, PKK’yı silahsızlandırma. Bu da, bir şekilde olacak” diyorsun.
Ete: Evet ve Suriye işi de bunu kolaylaştırdı diyorum.

Ruşen Çakır: Meclis Komisyonu’nun hazırlayacağı rapora bakacağız o zaman. Mesela şimdi oradaki en kritik nokta, ‘’umut hakkı’’ meselesi. Bahçeli bunu sürekli vurguluyor, Feti Yıldız sürekli vurguluyor, MHP sürekli vurguluyor ve bunun da bir kırılma yaratacağı söyleniyor. Son olarak onu sormuş olayım. Böyle bir şeyin geçmesi, seçmen davranışlarını nasıl etkileyebilir sence?
Ete: Ben sürecin başından itibaren, Bahçeli-Erdoğan dinamiğinin ya da MHP’nin tutumunun, bu meseleyi hayata geçirirkenki söylem ve politikalarına nasıl yansıdığı ile ilgili şöyle bir dinamiğin işlediğini görüyorum. Bahçeli bir şekilde üst çıtayı, rotayı belirliyor. Talebini ya da arzusunu bir hedef olarak ortaya koyuyor. Ama pratikte, bunun nasıl bir ölçüyle yapılacağı, ne kadarının yapılacağı, nasıl bir zamanla yapılacağı konusunda inisiyatif, AK Parti’nin ve iktidarınmış şeklinde yaşanıyor. Bu, Bahçeli’nin dediğinin dikkate alınmaması, Bahçeli’nin etkisiz bir aktöre dönüşmesi ya da AK Parti’nin Bahçeli’yi dikkate almadığı şeklinde yorumlanmamalı. İkincisi, Bahçeli’nin de bu şeyleri söyledikten sonra fikri takip yapmadığı, dolayısıyla, meselenin tamamen AK Parti güdümünde olduğu şeklinde de yorumlanmamalı. Ben orada son bir yıllık süreçte iyi bir dinamiğin oturduğunu düşünüyorum. Bahçeli bir rota belirliyor, AK Parti onu, yapabildiği, yapabileceğine inandığı ölçülerle gerçekleştiriyor. Çünkü merkez siyasi parti olan, AK Parti, devleti ve hükümeti yöneten, kurumları çalıştıran, AK Parti. Dolayısıyla, bir adım atarken bunu yapıp yapamayacağına da, bunun nasıl bir toplumsal tepki doğuracağına da yönelik muhasebeyi yapma sorumluluğu AK Parti’ye ait. Orada Bahçeli de AK Parti’yi gözetiyor. Dolayısıyla, ben orada bir gerilimin doğacağına inanmıyorum.
Şimdi bu, ‘’umut hakkı’’ meselesinde de aynı şey olacak. Bahçeli bir çıta ortaya koyuyor. Bu çıta nedir? Öcalan’ın, bu süreci yürütme karşılığında kendi koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili talebinin karşılanması. Ben bunun bir ‘’umut hakkı’’ cümlesiyle, infaz düzenlemesinde, yasal düzenlemede geçecek bir şey olacağını da zannetmiyorum, doğrudan Öcalan’ın hapisten çıkmasıyla sonuçlanacak bir şeye dönüşeceğini de zannetmiyorum. Orada sürecin gidişatına bakıldığı zaman, yine Bahçeli’nin ne dediğinden çok, neyi kastettiğine odaklanmak lazım. ‘’Umut hakkı’’ meselesinin bir kriz doğuracağını gözlemlemiyorum. O konuda Mecliste bulunacak formülün, Bahçeli’nin de razı olacağı bir formül olacağını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Hatem.
Ete: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: PANORAMATR’nin Ocak 2026 kamuoyu araştırmasını, PANORAMATR’nin direktörü Hatem Ete ile değerlendirdik. Yoğunlukla, Suriye’de yaşananların seçmen davranışlarını nasıl değiştirebileceğini ve çözüm sürecini nasıl etkileyebileceğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
10.02.2026 Tüm yönleriyle Mesut Özarslan olayı
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
07.02.2026 Suriye'de yaşananlar seçmen tercihlerini ve çözüm sürecini nasıl etkiler? | Hatem Ete ile söyleşi
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı